Merhaba Sibel Hanım bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Merhabalar, Ankara doğumluyum. ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde öğrenci olduğum yıllarda caz söylemeye başladım. 1998 yılından beridir de İstanbul’da yaşıyorum. Şarkı söyleyerek yer aldığım konser, proje ve oluşumların yanı sıra düzenlemekte olduğum atölye çalışmalarında caz söylemeye yeni başlayanlarla bir araya gelip deneyimlerimi aktarmaya çalışıyorum.

Profesyonel olarak cazla ilgilenmeye başlamadan önce neler yapıyordunuz?

Sanatın farklı kollarına her zaman ilgim vardı. Lise ve üniversite yıllarında tiyatroyla ilgilendim ve hem öğrencisi olduğum yıllarda TED Ankara Koleji’nde hem de daha sonra ODTÜ Oyuncuları’nda oyunlarda yer aldım. Oyunculuk ilgimi çeken alanlardan biriydi. Daha sonra ODTÜ Mimarlık Bölümü’nü bitirdim. Mezun olduktan sonra da bir yandan şarkı söylemeye devam ederken bir yandan da 19911995 yılları arasındaki dönemde Sanart’ta koordinatör olarak çalıştım. Açılımı Türkiye’de Görsel Sanatları Destekleme Derneği olan ve yönetim kurulunda Ankara’nın önde gelen sanatçı, galeri sahibi, akademisyenlerin yer aldığı bu oluşumda iki uluslararası sempozyumun (Kimlik/Sınırsallık/Mekan, Sanat ve Tabular) düzenlenmesi, sempozyum bildirilerinin yayına hazırlanması, ulusal ve uluslararası konferans ve sergilerin düzenlenmesi gibi etkinliklerde yer aldım.

Caz müzikle ilgilenmeye ne zaman başladınız, bu kararı verirken hayatınızda dönüm noktası diyebileceğiniz bir an oldu mu?

Caz dinlemeye ortaokul yıllarında, söylemeye ise üniversitede öğrenci olduğum yıllarda başladım. İlk söylediğim orkestra, aynı üniversitede farklı bölümlerde okumakta olan arkadaşlarımdan oluşuyordu. Sonrasında ise ustamız Tuna Ötenel’le birlikte çalışmaya başladım. Dönüm noktalarından belki de en önemlisi budur. 

ODTÜ Mimarlıkta öğrenci iken profesyonel olarak şarkı söylüyordunuz. Konservatuar öğretimi almamanıza rağmen bu konuda kendinizi nasıl geliştirdiniz?

Benim gençlik yıllarımda ne yazık ki caza yönelik eğitim veren pek fazla bir okul yoktu. Konservatuvara ise daha erken yaşta başlamak gerekiyor. Sonradan çok destek olmakla birlikte başlarda ailem de pek sıcak yaklaşmamıştı konuya. Ben de yaz okullarına atölyelere katılarak, ders alarak, bulabildiğim yayınları takip ederek kendimi geliştirmeye çalıştım. Birlikte çalıştığım müzisyenler benim için en büyük okul oldu.

Biraz Zamosc Uluslararası Caz Vokalistleri Yarışması’na katılarak Birincilik Ödülü’nü kazanma hikayenizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Polonya’da öğrenci olarak katıldığım yaz okulunun ardından Janusz Szprot bana Zamosc’taki yarışmadan bahsetti. Son anda katılmaya karar verdiğim için pek de fazla hazırlanamamıştım. Bu yüzden de çok ümidim yoktu açıkçası. Ama şimdi düşünüyorum da iyi ki gitmişim. Sonrasında Polonya’ya gidiş gelişlerim hep devam etti, pek çok müzisyenle tanıştım, festivallerde, konserlerde, kayıtlarda yer aldım. Son on yıldır da Pulawy kentinde düzenlenen yaz okulunda eğitmen olarak yer alıyorum. Yıllar içinde buradan da pek çok kişinin oraya gitmesinde bir köprü oldu bu gidiş gelişlerim diyebiliriz. Polonya’da çok köklü bir caz geleneği var ve neredeyse üç ayrı yaş kuşağından müzisyen dostlarım var, Polonya’nın bendeki yeri ayrıdır.

Kendinizi “Doğaçlama Ustası” olarak tanımlıyorsunuz. Bu tanımı biraz açar mısınız?

Bu benim tanımlamam değil benim için yazılan bir yazıdan alıntı sanırım insanın kendini herhangi bir konuda ‘usta’ olarak tanımlaması pek de benim anlayışıma uygun değil. Doğaçlamayı sevdiğim ise doğru, çünkü o zaman kendimi bir enstrümantist hatta enstrüman olarak hissediyorum. Sonunda ne çıkacağını bilmediğiniz bir maceraya atılmak gibi, heyecan verici.

Bugüne dek Polonya, Fransa, Hollanda, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Estonya, İspanya, Kuveyt, Bahreyn, Dubai, Rusya, Senegal, Fas ve Güney Afrika’da gibi ülkelerde birçok festival ve konserlerde şarkılarınızı seslendirmişsiniz. En unutamadığınız deneyimiziniz hangisi oldu?

Her birinin ayrı hikayeleri var bu seyahatlerin. Tıpkı doğaçlama yaparken olduğu gibi belli bir hazırlık yapıyorsunuz, bazı fikirleriniz ve bir amacınız oluyor ama başınıza neler geleceğini kestirmenize imkan yok. Ve hemen her seferinde de başınıza çeşitli maceralar geliyor. İnsanların da epey güldüğü ve bir dönem birbirine anlattığı bir anım Kuveyt konseri dönüşünde yaşandı. Konserin ardından katıldığımız bir partide ev sahibi bana ucu demirli bir sopa çıkartıp gösterdi ve ‘bunu burada pazarda satıyorlar söz dinlemeyen eşleri için kullanıyor beyler’ diye de hala espri mi gerçek mi olduğunu bilmediğim bir cümle sarf etti. Geri dönüş uçağım sabahın oldukça erken saatlerindeydi ve elimde vize için verdikleri Arapça bir kağıt vardı. Arapça olduğundan tam ne  yazdığını bilmiyordum üstünde. Havaalanı oldukça tenha olduğundan canlarının da sıkılmış olduğunu tahmin ettiğim iki polis memuru benden vize kağıdını istediler. Kağıdı okuyan memur çok ciddi bir ifadeyle kafasını kaldırıp ‘Are you singer?’ – Şarkıcı mısın? diye sordu bana. ‘Yes’ – evet cevabımın ardından emretti – Sing – Şarkı söyle. Haliyle bocaladım, ama, nasıl olur filan diye gevelerken epey yüksek bir perdeden tekrar – Sing diye bağırdı. Ben de (Tuna Ötenel böyle bir durum olsa ne derdi diye düşündüm, ‘herkesin bildiği bir şey söyle’ derdi muhtemelen) o iki memura Summertime söyledim. Melodi bittiğinde damganın sesi boş alanda yankılandı neyse ki. 

Son albümünüz 2009 tarihli Just Friends albümü, yakın zamanda yeni albüm çalışmanız olacak mı?

Yurt dışında basılan albümlerin buradaki dinleyiciye ulaşmasında hep güçlük yaşadım ne yazık ki. Jean Loup Longnon’un son yayınlanan (tesadüf o albümün de adı Just Friends) söylediğim iki şarkı var, Four ve Our Love Is Here To Stay. Ankara Caz Festivali’nde Hollandalı piyanist Michiel Borstlap’la verdiğimiz ve kaydedilen ‘Love Songs’ basılmayı bekliyor. Bir dönem Türkiye’de yaşayan, sonrasında ABD’ye geri dönen Amerikalı guitarist Dave Allen’la yaptığımız çalışmaları basta Matt Hall ve davulda Volkan Öktem’le birlikte konserde seslendirdik ve audio/video kayıtlar aldık. Umarım bu çalışmaları izleyiciye ulaştırmanın bir yolunu buluruz. Bu yaz Polonya’da piyanoda Bogdan Holownia, basta Wojciech Pulzyn ve tenor saksafonda Tomasz Gregorz  ile birkaç konserde seslendirdiğimiz Polonyalı besteci Jrezy Wasowski  ve söz yazarı Jeremi Przybora’nın şarkılarını, Fransızca sözlerle kaydetmeyi planladığımız bir proje var. En çok da tenor saksofonda Engin Recepoğulları, piyanoda Kürşad Deniz, basta Kağan Yıldız ve davulda Cem Aksel’in yer aldığı kendi quintetimle stüdyoya girmek istiyorum. 

Yurtdışında çok fazla tanınıyorsunuz, ülkemizde ise Caz müziğin belirli bir dinleyici kitlesi var bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ülkemizden ve dünyadan size gelen dönüşler nasıl oluyor? Biraz da tanıtıma bağlı olarak insanlar sizi tanıyor. Örneğin; Rusya’nın Çin’e yakın bölgesinde Khabarovsk diye bir şehre gittim hayatımda ilk defa, balık pazarındaki tezgahtar kız fotoğraf çektirmek isteyince çok şaşırmıştım. Sonra fark ettim ki bütün otobüs duraklarına konserimizin afişi asılmış ve epeyce de öyle kalmış. Bir daha oralara gidebilir miyim ya da tekrar gittiğimde insanlar hatırlar mı hiç emin değilim. Türkiye’deki caz dinleyicisi az ama çok kıymetli. Kimilerini ben de onlar beni ne kadar tanıyorsa tanıyorum. Gençlik yıllarımdan beri izlemeye gelenler var örneğin. Onlar da benim kıymetlim.

Bu aralar severek dinlediğiniz ve okuyucularımıza önermek istediğiniz bir caz albümü var mı?

Benim kulak biraz eskilerde maalesef. Geçenlerde Mezzo’da Lucky Thompson’ın 60’lı yılların başında Fransa’da grubuyla verdiği bir konserini dinledim. Piyano olmayan grupta nefesliler (Tenor, alto sax, trompet ve trombon) bas ve davul vardı, aranjmanlar da kendine ait. Çok güzel bir konserdi.

Teknoloji kapsamında sizi meraklandıran gelişmeler nelerdir?
Biraz hepimizi esir almış olmakla birlikte interneti muazzam buluyorum. Cebimizin içinde neler taşıdığımızı kendimiz bile bilmiyoruz. Ancak insanın merak ettiği her şeye hemen ulaşıvermesi inanılmaz gerçekten. Bu durum merak uyandırdığı kadar ürkütücü aynı zamanda. Teknoloji de dünya, insanlar ve hatta evren gibi evriliyor. Kök hücreden sonra gelişen altın hücreyle ilgili çalışmalar, inanılmayacak hızda gelişen uzay teknolojisi, 3D printer’lar; bir çok gelişmeyi hayretle izliyorum şahsen. Annemin kulaklarını çınlatmak istiyorum bu noktada. Benim hep uzaklarda olmamdan dolayı serzenişte bulunmak için ‘O uzay dizilerindeki (küçüklüğümün dizileri Uzay Yolu ve Uzay 1999) her şeyi yaptılar, bir şu ışınlanma makinesini yapamadılar’ diyor bazen, ben de ‘Annecim onu da yaptılar aslında ama geri toplamayı henüz beceremiyorlar, deneme istersen’ diyorum, aramızda gülüşüyoruz.

Yakın zamanda ülkemizde AKINSOFT bir insansı robot fabrikasının açılışını yapacak bu konu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Heyecan verici bir gelişme bu. Robotların pek çok alanda insanın işini kolaylaştıracağına şüphe yok. Ama insanın yerini alması durumunda ne olur, onu bilemiyorum.