Levent ÜLGEN ile Oyunculuğa ve Hayata Dair Keyifli Bir Sohbet

0
4053

levent1Levent Bey Merhabalar; öncelikle röportaj talebimizi geri çevirmeyip bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sizi güler yüzünüz, samimiyetiniz ve kaliteli oyunculuğunuzla zaten tanıyoruz. Ekran ve sahne arkasında nasıl bir Levent Ülgen vardır diye ilk sorumu sorarak röportaja başlamak istiyorum?

Merhabalar! Bu ilk sorunuzu direkt olarak ben de eşime sordum. “Ekran ve sahne dışında ben nasıl biriyim?” Sanırım en doğru cevabı o verebilirdi. “Sahnede ve kamera karşısında bir canavar, ama evde bir miskin” dedi. Sanırım haklı. İşim söz konusu olduğunda bitmez-tükenmez bir enerjim vardır. Çok zor yorulurum. Oynamaya doyamam. Çocukken de böyleydim, oyundan vaz geçip eve gitmez, bu yüzden de hep zılgıt hatta dayak yerdim. Ama evde çok üşengeç, hatta tembel biri sayılabilirim. Çok pasaklı sayılmasam da biraz dağınığım, dikkatsizim. Sahnede hiç yapmadığım sakarlıkları günlük hayatımda yaparım. Bu iyi yanım mı kötü yanım mı bilemiyorum. Zaman zaman kendime” işime verdiğim önemi özel hayatıma da veriyor muyum?” diye soruyorum.

Ankara İnönü Lisesi, ODTÜ Fizik Bölümü ve daha sonra da Hacettepe Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü.. İlk akademik eğitiminiz olan Fizik Bölümünden sonra tiyatroya başlama ve tanışma hikayeniz nasıl oldu öğrenebilir miyiz?

Aslında ben Konya’ya yabancı biri değilim. Anne tarafım Konya Cihanbey’li . Ben de liseyi babamın görevi nedeniyle Konya’nın Bozkır kasabasında okudum. 1979 yılında, lise son sınıfta Ankara’ya döndüğümüzde üniversite hazırlık döneminde çok sıkça tiyatro izlemeye başladım. Çocukluğumdan beri böyle merakım vardı zaten. İzlediğim oyunlardan çok etkilenmiş olacağım ki, sınav sonuçlarını beklerken Ankara Halk Tiyatrosu’nun açtığı oyunculuk kurslarına katıldım, bir yıl sonra da profesyonel oldum. Bu arada ODTÜ Fizik bölümünü kazandım. Fizikle tiyatro yan yana giderken Ankara Sanat Tiyatrosu’na geçtim. 1985 yılında Fizik bölümünden mezun olunca hayatımın sorusu karşıma çıktı; Fizik mi, Tiyatro mu? 6 yılımı vermiştim her ikisine de, hem de aynı anda.. Tiyatro galip geldi ve ben bunun da akademik eğitimini almam gerektiğini düşünerek Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümüne devam ettim. Peşinden master, Devlet Tiyatroları derken 35 yıl geçivermiş işte…

2002’de yayınlanmaya başlayan “En Son Babalar Duyar” isimli televizyon dizisi’ndeki üçkağıtçı hayırsız damat Kadir rolü o kadar çok benimsendi ki bir süre sonra “Hallederiz Kadir” karakteri üzerinize yapıştı . Hiç bu durumdan muzdarip olduğunuz oldu mu?

Hallederiz Kadir rolünü ortaya çıkarırken çok akıllıca bir şey yaptığımı düşünüyorum. Bu karakterin sahtekar olmasının ötesinde çok sevimli, komik ve karısına sadık bir adam olması konusunda ısrar ettim. O zaman seyirci benimle duygusal bir bağ kurup, empati yapabilir diye düşündüm. Nitekim de öyle oldu. Ve dikkat ederseniz seyirciye kötü örnek olmaması adına Kadir yaptığı sahtekarlıklarla hiç kazanamadı. Hep faturasını ödemek zorunda kaldı. Böylece halkın sevdiği, güldüğü, sahip çıktığı bir adam çıktı ortaya. Evet takılanlar oldu ama hiç kötü anlamda değil, hep esprili ve sevecen. Hatta çok kişi “ Abi beni sana benzetiyorlar, o yüzden bana hallederiz diyorlar.” diyor. Ben de onlara “Sen de sahtekarsın yani.” diye karşılık veriyorum.

Sabah Hallederiz Kadir modunda setlerde çalışıp akşamında tiyatroda Nazım Hikmet’in, Sartre’nin Shakespeare’in oyunlarını sergiliyorsunuz. Sizce dizi oyunculuğu ve tiyatro oyunculuğu arasındaki en keskin çizgi nedir desek?

Genelde ve neticede ana madde oyunculuk elbette. Ama çok farklı yanları var sahneyle kameranın. Kamera önünde oynadığınız bir süre sonra size ait olmuyor. Siz oynuyorsunuz, onlar çekiyor, onlar montajlıyor, onlar son halini veriyor ve iş sizden çıkıyor artık. Müdahale şansınız yok. İzleyicinin bire bir tepkisini görmüyor, reytingler sonucuyla öğreniyorsunuz. Hangi planın, hangi açının kullanıldığını izlerken görüyorsunuz. Oysa tiyatroda siz ve seyirci var. Nefesinizi hissediyor, siz de onların. Tiyatroda ödül cash ödeniyor, alkışla.. Tiyatroda” pardon yanlış yaptım, bir daha yapayım” şansı yok. Tiyatroda” hastayım, bu sahneyi yarın oynayayım” lüksü yok. O yüzden tiyatro er meydanı. Dizilerde, filmlerde bir çok manken, şarkıcı, türkücü, alakalı alakasız bir çok ünlü görev alıyor. Önceleri buna kızıyordum. Sonraları oyunculuğun kimsenin tekelinde olmadığı sonucuna vardım. Herkes oyunculuk yapabilir. Ama tiyatro yapmak ayrı bir azim, ayrı bir kararlılık, ayrı bir bilinç ister. Hem öyle tek bir oyunda oynayıp, hevesini almakla olmaz bu iş. En az 25 yılını vereceksin tiyatroya ki o zaman oyuncuyum deme gücünü, cüretini bulacaksın kendinde. İşte bu yüzden şöyle derler;” oyunculuğun ilk 25 yılı zordur, gerisi kolaydır.”

Tiyatro insanlığın doğuşundan bu yana süregelen bir yaşam kültürü ve bu kültür sizce yeni jenerasyona ne kadar aktarılabiliniyor? Yeni jenerasyon için tiyatro kültürü üç boyutlu bir sinema filmi algısının ötesine geçebiliyor mu?

Çok doğru, 2500 yıllık bir sanat tiyatro. Genelinde sanat özelinde tiyatro yıllarca bazı dönemlerde çok acı çekmiş, çok baskı görmüş, yasaklanmış, sanatçılar, oyuncular zindanlara atılmış… Ama ne var ki sanatın o birleştirici, insana insan olduğunu anımsatıcı, gülen ve eleştiren yüzü hiç bir baskıya, zulüme boyun eğmemiş dimdik ayakta durmuş. Tiyatroyu, operayı, baleyi kapatmaya çalışanların bilmediği bir gerçek var; sanat, tiyatro insan var oldukça var olacak. Onlar gidecek tiyatro kalacak ve onlarla dalga geçecek. Sanattan korkmayın, sanat insanın cehaletini alır. Oyun izleyin, inanın çok şey öğrenirsiniz. Ülkemiz tiyatrosuna gelince; ben umudumu ve inancımı hiç yitirmedim. Hele hele son dönemlerde o kadar ilerici, deneysel, avangard, yenilikçi tiyatro toplulukları ortaya çıktı, öyle güzel ve değerli işler yapıyorlar ki imrenmemek olası değil. Bu sinemada da böyle. Genç yönetmenler yeni yeni biçimler-biçemler deniyorlar. Artık neredeyse her üniversitenin oyunculuk bölümü, radyo-televizyon bölümü var. Hem nicelik hem de nitelik olarak ilerliyoruz. Neymiş; baskıyla, zorlamayla, kendi kafana göre sanatı yok edemiyormuşsun… Zaten sanat insanlık tarihinde hep baskı rejimlerinde güçlenir, keyiflenir, büyür…

Mesleğinizde bir rekabet baskısı/etkisi hissediyor musunuz? Eğer hissediyorsanız bu mesleğinize nasıl yansıyor? Bu rekabet ortamının size ve mesleğinize olumlu olumsuz etkileri nelerdir?

Bu mesleği seçmeye karar verdiğimde, çok önemli bir saptama yaptım, oyunculuk öncelikle yetenek isteyen bir iş, kuşkusuz eğitimin önemi büyük, ama yetenek yoksa eğitim de çok işe yaramayabilir. Öyleyse, kimsenin yeteneğini elinden alamayacağıma göre, onların becerilerini kıskanmak yerine kendimi geliştireyim ve yapabileceğimin en iyisini yapmak için uğraşayım. Böylece enerjimi daha doğru, daha yararlı işlere yöneltebilirim. Ne kadar doğru bir saptama yaptığımı 35 yıl sonra daha iyi anlıyorum. Ben bu yüzden hiç bir meslektaşımı kıskanmam, kişilik olarak sevmesem bile iyi bir iş yaptıysa hakkını teslim ederim. Evet kıskanmam ama imrenirim. Ben bu baskılardan uzak yaşarım bu yüzden. Kimseyle rekabete girmem, benim amacım yapabileceğimin en iyisini yapmaktır: kimseyi ezmeden, kimsenin hakkını yemeden. Emek kutsaldır benim için, hak etmek… Hak etmediğimi düşündüğüm hiç bir şeye el sürmek istemem, elimden geldiğince. Bu nedenle bana teklif edilen çok rolü şu oyuncu benden daha iyi oynar diye onlara yönlendirmişimdir. Çünkü hep derler “küçük rol, büyük rol yoktur” diye. Hayır efendim, büyük rol, küçük rol vardır ama büyük aktör, küçük aktör de vardır. Küçük aktör büyük bir rolü rezil edebilir, büyük aktör küçücük bir rolü devleştirebilir.

Etkileyici bir ses tonunuz var seslendirme yapmayı düşündünüz mü hiç ya da yaptınız mı?

Çok teşekkür ederim ama ses tonumdan çok, etkilendiğiniz şey muhtemelen sesimi kullanma şeklim ve konuşma biçimimdir. Bu da kuşkusuz oyunculuk eğitimimiz sırasında aldığımız diksiyon, fonotik ve artikülasyon dersleri yüzündendir. Oyunculuk eğitimi veren tüm okullarda üzerinde en çok durulan dersler bunlardır. Kendini konuşarak doğru, güzel ve etkileyici ifade etmek buna bağlıdır. Vurguları doğru yapmak, nefesini kontrol etmek, sesinin derecesini ayarlamak, dilimizin zenginliklerini kullanmak duyguların ifadesi konusunda inanılmaz değerde araçlardır. Seslendirmeye gelince, aslında bir süre yaptım ama yoğun çalışma programım nedeniyle ara vermiştim. Çok yakın bir zamanda yeniden yapmaya başlıyorum.

Hayatımın filmi/kitabı diyebileceğiniz filmler ya da kitaplar var mı?

Hayatım filmi, kitabı diyemiyorum, çünkü bunlar o an ki durumlarınıza göre değişiyor. Çok fazla etkilenmediğim bir kitabı tekrar gözden geçirirken altını çizdiğim, notlar aldığım da oluyor, hayran olduğum bir filmi ikinci kez izlerken sıkıldığım da. Bu sanırım o an neye odaklandığınıza ve o sıralar neye önem verdiğinize bağlı oluyor.
Teknoloji artık hayatımızın her alanında kendini gösteriyor. Sizin teknolojiyle aranız nasıldır, yenilikleri takip eder misiniz?

İşte bu konuda kesin sınıfta kalırım. Ne komik değil mi sen yıllarca fizik oku ve teknolojiyi çözeme… Ne yapayım bu da bir beceri ve ben beceremiyorum. Ayrıca sosyal medyanın bilinçsiz, görgüsüzce ve hoyrat kullanımına dayanamıyorum. Biz daha telefonun bir iletişim aracından çok bir sohbet aracı olarak kullanılmasını çözememişken, sosyal medyaya neler yaptığımız ortada. Elbette öneminin ayırımındayım ama yediği yemekten, ayak tırnağını bile sosyal medyada paylaşan bir topluma ne denir bilemiyorum. Bütün bunların görgüyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. O yüzden sadece gerektiği zaman, gerektiği kadar kullanmaya özen gösteriyorum.

Son olarak AKINSOFT’un yakın zamanda hayatımıza dahil ettiği Türkiye’nin ilk garson robotu ADA hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek isteriz?

İtiraf edeyim bilmiyordum. ADA’ yı araştırdım, öğrendim (sosyal medyadan). Bunu sizin için büyük ama insanlık için üzücü bir adım diye yorumladım. İşsizlik oranının bu kadar yükselip, tavan yaptığı bir dönemde insanların işlerini elinden alacak bir robot yapmak beni ürküttü. İşte bir çelişki, korkunç bir paradoks!!! Kilometrelerce uzaktaki bir sevdiğinle saniyeler içinde görüntülü olarak seni konuşturan teknoloji gelip senin elinden işini alabiliyor. “Ne vereyim abime?” nin sıcak, insansı, komik yanını bir madeni sesin soğukluğu alıyor. Teknoloji yaşamı kolaylaştırıyor fakat aynı zamanda da insansızlaştırıyor. Yalnızlaştırıyor. Yere bir çukur kazıp misket oynayan, bir çatıdan arakladıkları kiremitleri kırıp dokuz taş oynayan, inşaattan çaldıkları karpitlerle konserve kutusu patlatan, tornete binen, iki taşı üst üste koyup maç yapan çocukların yerini bilgisayar karşısında yedikleri hamburger ve içtikleri kolalarla obez olan çocuklar alıyor. Teknoloji güzel de bize insan olduğumuzu unutturuyor… İşte benim teknolojiyle ilişkim!!!!

Sevilen Sokaktaki Yemek: Kokoreç (Ama her yerde değil. Ankara Bit Pazarında Ömer’in orda)
Son kullandığı Toplu Taşıma:
İstanbul Metrosu
Sık kullandığı Teknoloji:Cep Telefonu (Onun içinde her şey var)
Sık kullandığı Kelime: Burada kullanmayayım
Büyük Hayali: Sigarayı Bırakmak
Hayal Kırıklığı: Olmadı, bu hayatta her şey olabilir diye hep A, B, C, D, E ve F planlarım oldu.
Özlediği An: Çok şeyi özlüyorum ama onların anılarıyla yaşamak çok güzel
Üzüldüğü Olay: 6 Mayıs 1972, 12 Eylül 1980, 24 Ocak 1993, 2 Temmuz 1993, 12 Ekim 1998 (Bunu araştırmayın bu babamın ölümü)
Affedemeyeceği Hata: Hatayı affederim, adı üzerinde hata, isteyerek yapılan bir şey değil. Ama ihaneti, hainliği affetmem. Hele YALANA hiç tahammül edemem. Bunlar insanı aptal yerine koymaya çalışmaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here