Prof. Dr. VEDAT MİLOR

0
851

Merhaba Vedat MİLOR kimdir?
Merhaba! Buna cevap vermek zor çünkü insanın kendini tanımlaması genellikle yanıltıcı oluyor. Görmek istediği gibi görüyor kendini, olduğu gibi değil. Örneğin, önce bir babaya eşiniz ve kızınız sizin hakkınızda ne düşünüyor diye sorun. Sonra da onlara sorun. Ortaya çok farklı tablolar çıkacaktır. O yüzden kendim hakkımda konuşmayı seven bir insan değilim.

Aslen Konyalı olduğunuz biliniyor. Ailenizden biraz bahseder misiniz?
Evet baba tarafından Konyalı’yım. Baba tarafından anne tarafı İbrada’lı.Halit Nazmi KEŞMİR dedem eski Maliye Bakanı. Baba tarafım aslında benim için her zaman kıvanç kaynağı diyeceğim,ulema bir aile babaannem Handan MİLOR’un babasının medreseleri olan Ulusan Karahafız Ailesi. Benim asıl kıvanç duyduğum Mustafa ULUSAN yani babaanemin babası Kurtuluş savaşına katılıyor ve Atatürk geldiği zaman bizim evimizde kalıyor. Zaten bir teşekkür mektubu var. Daha o zaman kızları ve babaannem piyano çalıyor. Aliye hanım da eşi milli müdafaa için kadınları örgütlüyor gerçekten ulema zamanında ileri görüşlü. İlk meclisi Mebusan dedikleri Millet Meclisi’ne giriyor Konya’dan ve beş dönem kalıyor. Büyükbaba tarafım ise Mecidiyezadelerden..Konya’da Mecidiyezade camileri var. Konya’da ünlü Tahir Paşanın kızının tek çocuğu dedem. Matrak bir hikaye anlatayım isterseniz dedem soyadını Mecidiyeoğlu yapmak istiyor ama Soyadı Komisyonu izin vermiyor Mecidiye yabancı kökenli diyorlar. MİLOR olsun demiş ve Komisyon kabul etmiş. Neden bu soyadını söylediğini hep merak ettim ama maalesef dedem Tahir MİLOR öldüğünde 13 yaşında olduğum için soramadım. Dedem ve babaannem daha sonra Konya’dan,önce Ankara sonra İstanbul’a yerleşiyorlar. Ben İstanbul’da doğdum ama Konya’dan devamlı akrabalarımız gelirdi ve hiç eksik olmazdı.
Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim almış bir akademisyen ve yazar olmanızdan ziyade biz sizi yemek programınız ve gurmeliğinizle tanıyoruz. Yemeye ve şaraba olan merakınız nerde, nasıl başladı? Hayaliniz miydi? Yoksa hızlı ve radikal bir şekilde mi gelişti?
Pek tabii biliyorsunuz günümüzde daha çok yemek ve şarap yazarları Akademisyen, yatırım bankacısı ve iş adamı olur. Bu meslekte önde gelen insanlar başka alanlardan geliyorlar çünkü bu bir hobi olarak gelişiyor. Çocukken çok iştahsızdım aslında. Ayrıca çok seçiciydim. Daha sonra doktoram için Kaliforniya’ya gittim. Öncelikle şarabı ve şaraptaki aromaları keşfettim. Çünkü şarapta 200 aroma var özelikle iyi şaraplar bana çok çekici geldi. Giderek öğrenmeye başladım. Kaliforniya’da birçok şarap dükkanı o sırada tatmamız için bedava şarap açıyordu. Daha sonra benim yorumlarımı dinleyenler senin çok iyi bir burnun var dediler. Bu açıkçası ilgimi çekti. İlgimi daha da derinleştirdim ve yavaş yavaş şarabın tek başına gitmeyeceği için yemeğe eğilmeye başladım. Şaraptaki aromalarla yemekteki aromaları ya da dokuyu birlikte yakaladığım zaman bu birlikteliğin gerçekten çok olağanüstü olduğunu gördüm. Dünya Bankası’nda çalışıp elime para geçmeye başlayınca daha iyi şaraplar almaya, daha çok seyahat etmeye daha iyi lokantalarda yemeğe başladım ve yavaş yavaş genç yaştan beri bir birikim oluştu. Burada diyebileceğim şu: gastronomi ile ilgili merak, hafıza ve en önemlisi Allah vergisi yetenek olması lazım.

Yemeğin yapılışı, sunumu, damak tadına hitap etmedeki hassasiyetiniz Türkiye’de gurmeciliğe farklı bir bakış açısı getirdi. Bu konu ile ilgili görüşleriniz nelerdir?
Bu güzel bir soru. Gurmecilik deyimi aslında hoşuma gitmiyor. Ben kendimi gurme olarak tanımlamıyorum çünkü çok ayağa düştü bu terim. Kötüye kullanıldı son zamanlarda. Gurmeyim diye ortaya çıkıp, para karşılığı beğenmediği restoran ları dahi tanıtan çok insan var. Fakat benim gördüğüm kadarıyla asıl fark basında ya da yeni içme yazarlarına değil özellikle beni izleyen sadece televizyonda değil daha da önemlisi yazılarımı okuyan Milliyet’te başlayıp şimdi Hürriyet’te devam eden birçok yurt dışına da sıklıkla gidip gelen insanlarda oldu. Çünkü sanıyorum şunu gördüler: dünyada yemeğin bir ulusu yok! iyi yemek var çok iyi yemek var bir de kötü yemek var. Yemekte ulusalcılık olmuyor. Herkesin herkesten öğreneceği çok şey olduğu gibi bizlerin de Türkiye olarak farklı şeyler öğrendiğimizi görüyoruz Bende çok şey öğrendim. Özellikle program sırasında varlığını bile bilmediğim birçok yemeği tattım. Bazen lokantalarda yapılmayan yemeği evlerde yedim. Örneğin; Diyarbakır ve Van gezilerimi hatırlıyorum. En güzel yemekleri evlerde yedik. Maraş’ta hiçbir lokantada bulamayacağımız yemeklerdi. Önemli olan bu bakış açısı, Gurmecilik demeyeceğim ben buna. Daha çok bir yaşam tarzı ve bir kültürdür. Yemek de genel kültürün bir parçasıdır. Önemli olan yaşam tarzımızı materyal unsurların etrafında şekillendirmek yerine sanatsal ve kültürü açıdan geliştirmeye adamak. Sanıyorum yeme içmede bunun bir parçası. İnsanın kendini geliştirmesiyle ilgili ben öyle düşünüyorum. Bu konuda birçok insandan çok güzel şeyler duydum ama hala lokantalarda televizyonlar açılıyor ve insanlar birbirleri ile konuşup güzel bir yemek yeme yerine cep telefonlarıyla oynadıklarını görüyoruz. Bunları görünce de elbette ki üzülüyorum.

İyi bir yemek eleştirmeni olmanın sırrı nedir? Kimler yemek eleştirmeni olabilir? Ya da kimler yemek eleştirmeni olsun?
Kusura bakmayın söyleyecek çok az şey var. Bunu hiç düşünmedim sadece birçok insan gibi yurtdışında yaşarken meraklı biri olarak formlara yazıyordum. Ondan sonra hasbelkader gelişti. Zannediyorum daha önceki bir soruda söyledim en önemlisi tecrübe, Allah vergisi bir kabiliyet ve hafıza. Bunun dışında iyi yazmak ve dünya görüşü gerekiyor. Batıda bazen master programı olarak veriliyor yemek eleştirmenliği yani damağı çok iyi olmayanlar iyi bir yazarsa yemek eleştirmeni olabiliyorlar. Yemek yazılarını her zaman kültürsel bir formda yazmaya da gayret göstermek lazım. Unutmamak lazım ki sosyoloji, ekoloji ve aklınıza gelen her türlü sanat bu konularda bilgili olmanız lazım ki yazıların derinliği olsun. Benim söyleyeceğim hiç kimse yemek eleştirmeni olacağım diye yola çıkmasın. Sevdiği en iyi şeyi yapsınlar. Matematikte iyiyse mühendislik okusun ya da bilgisayarda, antropolojide,sanat tarihinde yaptığı en iyi şeyi yapsın. Aynı zamanda yemek tecrübesini geliştirsin. Bu kendinden ortaya çıkıp çok iyi bir yazar olabilirler. Gazetede şart değil günümüzde internet var ve yavaş yavaş artık Türkiye’mizde iyi ve kötüyü insanlar ayırt etmeye başladı. Bu açıdan bakarsanız olanaklar daha fazla. Birçok kişi kendini internette bloglarda ifade edebilir.

Mutfağa girer misiniz? Yapmaktan en çok zevk aldığınız yemek nedir? Olmazsa olmaz dediğiniz bir baharatınız ya da bir malzemeniz var mı? En sevdiğiniz yemek?
Çok söyledim bunu. Şu anda ironik bir durum var. Eşim yemek yaparken ben mutfaktayım. Yemek yapmıyorum ve yapmayacağım mümkün olduğu kadar. (Gülüşmeler) Çünkü kabiliyetsizim el hüneri açısından. Sevdiğim çok şey var duruma göre değişir, mevsime göre değişir, yanında içeceğim şaraba göre değişir. En sevdiğim yemek en son yediğim yemek olsun..

Türkiye’nin yemek kültürünü çok iyi biliyor ve insanlarla paylaşıyorsunuz bunları kaleme alıp rehber niteliğinde bir kitap projeniz var mı?
Şu anda düşündüğüm İtalya ile ilgili kitabımı çok seviyorum. iki baskı yapmıştı. Onu çok severek yazmıştım. Dediğim gibi sadece yemekleri anlatmanın ötesine geçerek ,insanı, insan özelliklerini, İtalyanları ve yaşamı anlatıyor. İstanbul’da En iyi 100 diye bir kitap çıkardım. Belki kitap olarak mı tam bilmiyorum ama yeniden revize etmek isterim. Aslında şarapta çok önemli bir konu ama kısıtlamalar var. Bu konuda da kitap yazmak isterim.

Yemek tadımı için birçok yer gezdiniz, bu geziler sırasında başınızdan geçen unutamadığınız ilginç bir olay ya da anı var mı?
Çok var. Komik bir anımı anlatayım, daha ben 27 yaşındayım. Yanımda 20’ li yaşında kız arkadaşım ile birlikte paramız olmamasına rağmen pahalı bir lokantaya gitmek istedik. Restoran Cannes yakınında 3 Michelin yıldızlı bir yerdi. Paris’ten trene bindik elimizde bavullar bulabildiğimiz en ucuz hoteli ayırttım. Fakat geç kaldığımız için, o şekilde yetiştik bavulla lokantaya gittik. Üstümüzü değiştiremeye zaman kalmadı. Girdik içeri, bizi görünce heyecanlandılar.En iyi masayı verdiler, özel muamele yapıldı. Önümüze birer kadeh şampanya kondu, MİLOR MİLOR diye. Garsonla konuşurken teşekkür ettim. O sırada bana yatınızı nerde bıraktınız diye sordu. Bende yatım yok trenle geldim dedim. Olamaz dedi. ‘Gerçi Fransızcayı İngiliz aksanıyla da konuşmuyorsunuz’ diye de ekledi. Bunun üzerine ben de Türk olduğumu söyledim. Birden bire garson ‘yapma ya, benim adım da Ali, ben de Türküm’ dedi. Meğer olay şuymuş: o gün İngiltere’den bir Lord (MİLOR ya) yatı ile gelecekmiş. Biz geldiğimizde özellikle o lokantaya girenler kravat ceket ile geliyor hem genç hem de böyle umursamaz gibi son derece basit giyinince anca bu İngiliz Lordu olabilir demişler 🙂 Ali bana söz verdi sırrımı sakladı. Şefe söylemedi ve öylece büyü devam etti. Unutulmaz bir yemek yemiştik. Lokantanın adı da L’Oasis.Aslında Vaha demek hala duruyor ama şef çoktan emekli oldu.

Sosyal medya ile aranız nasıl?
Hayat sosyal medya olmadan daha kolaydı diye düşünüyorum. Mümkün olduğu kadar az zaman geçirmeye çalışıyorum sosyal medyada. Ama aynı zamanda gerekli çünkü televizyon programı da olmadığı için izleyicilerimle ve benim sesimi duymak isteyenlerle ilişki kurmamın tek yolu.Özellikle AKINROBOTICS olarak robot yapan bir şirketsiniz, o yüzden kızacaksınız bana ama teknofobik denecek derecede modern teknolojiden hoşlanmayan ,korkan ve tamamen bu işe Fransız kalan biriyimdir. Allah’a şükür eşim Linda Hanım yardım ediyor.

Konya’da AKINSOFT tarafından açılan Dünyanın İlk İnsansı Robot Fabrikası AKINROBOTICS hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Konya kökenli olarak bundan kıvanç duyuyorum. Konya gerçekten son zamanlarda çok gelişti. Sadece en iyi un ya da obruk peyniri Konya’dan çıkmıyor. Gerçekten teknolojiye de yatırım var şimdi. Diyebileceğim tek şey çok mutluyum. Başarılı olmanızı ve başarılarınızın devamını yürekten diliyorum.

Son olarak INOVAX okurlarımıza neler söylemek istersiniz?
Genel bir soru ancak kendi prensiplerinden bahsedebilirim. Benim diyeceğim yaptığım işte mümkün olduğu kadar tarafsız kalmaya çalışıyorum. En önemli olan insanın kendi kendisine, yani vicdanına olan sorumluluğu. Eğer yaptığınız sizi tatmin ediyorsa kimsenin ne dediğine kulak asmayın. Çünkü Nasrettin Hoca hikayesidir eşekle oğlu. Birileri bir şeyleri eleştirecektir, beğenmeyecektir ve meyve veren ağacı taşlayacaktır ama siz mutluysanız, doğru yoldaysanız, gece yattığınızda vicdanınız rahatsa, bildiğiniz yolda yürüyün derim.

Sevgilerimle
Prof. Dr. Vedat MİLOR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here