Cem ARSLAN ile Keyifli Bir Söyleşi

0
306

Cem Bey merhaba. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Kendimden nasıl bahsedeyim bilemiyorum. Kendime nerden başlamak gerektiğini çok iyi bilmiyorum; ama 25 Mayıs 1970 İstanbul doğumluyum. Orta ve lise öğrenimini İstanbul’da almış birisiyim. Bugün yaptığım iş göz önüne alındığında okulda aldığım eğitimin yanı sıra mahalle kültürü ile büyümüş olmanın da ekmeğini yiyorum. Ben çok şanslı bir yapıda olduğumu düşünüyorum. Hem iyi bir eğitim sürecinden, hem de iyi bir mahalle eğitiminden geçtik. Bizim büyüdüğümüz dönemde o günkü amcalar, abiler, teyzeler, mahalle insanı kısacası her yaştan insan birbirine dokunurlardı. Bir yanlış yaptığınız zaman ya da olması gereken bir şeyi yerine getirmediğiniz zaman; bütün mahalleye hesap verirdiniz. Eski Yeşilçam filmlerindeki toplu defans, toplu hücum yani mahalle ile beraber üzülmek ve mahalle ile beraber sevinmek, bunu da bugün kullanıyorum. Cem Arslan klasik bir Türk vatandaşıdır. Doğduk büyüdük ve o dönemdeki Milli Eğitim Bakanlığı’nın bize verdiği müfredat doğrultusunda nasıl bir insan olmamız istendiyse bugün o insanız. Yaşamımıza ve yayınımıza devam ediyoruz.

Radyo ile nasıl tanıştınız? Radyo ile ilk buluşmanız nasıl oldu? Hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız?

Valla özel bir hikâyesi bir yandan var bir yandan yok. Lise bittiği zaman 1980’lerin sonlarında her Türk genci gibi biz de üniversiteyi kazanamadık. Kazanamayınca kendimize bir dahaki üniversite imtihanına kadar işler aradık, bir şeyler yaptık. Dış Ticaret Sermaye şirketleri vardı o dönemde, bir akrabam vasıtasıyla oraya girdim ve iş hayatı ile tanıştım. Bir yandan üniversiteye hazırlandım. İş hayatında çalışmaya başlayınca gerçek hayatı öğrendim ve oradan çok beslendim. O dönemlerde ne açıköğretim vardı ne de şimdiki gibi özel üniversiteler vardı. Birkaç üniversite vardı onları kazandın kazandın, öyleydi şartlar. Durum böyleyken iş hayatına ağırlık verdim, eğitim hayatı daha sonradan açıköğretim ile devam etti ve bir borsa şirketine girdim. Borsa şirketinden medya dünyasına çok tesadüfi bir şekilde girdim. Sabah gazetesi televizyon kuracaktı, adı Satel olacaktı, sonradan ATV oldu. 1992 yılında ATV’ye girdim. 1994 yılında Kanal 6’ya transfer oldum. Kanal 6’ya transfer olduğumda, Nilgün Canel vardı, arkadaşım, kulakları çınlasın. Nilgün; “Gel seninle radyo programı yapalım” dedi. “Yok ya ne işim var benim radyo programında” dedim. Yapmam, yapalım derken en sonunda bu kadar ısrar ediliyorsa var herhalde anlamı, sebebi diye; “iyi o zaman yapalım” dedim. Radyo programı yapmaya başladık. İlk radyo programına hatırlıyorum, konuk Okan BAYÜLGEN’di. Nilgün ile beraber o zamanlar iki kişi yapıyorduk programı. İlk radyo programından sonra anladımki, ben radyocu olmalıymışım. Çok nazlandım gibi oldu, istemeye istemeye başlamışım gibi oldu; ama ilk programdan sonra anladım ki bu iş benim işim.

Radyo programınızı siz mi belirliyorsunuz? Program içeriğinizden biraz bahseder misiniz?

Bizim program biraz çocuk yetiştirmek gibi, yani siz çocuğunuza ne kadar iyiyi, doğruyu öğretseniz de; günümüz çocukları ister fakir bir ailenin çocuğu olsun, ister zengin bir ailenin çocuğu olsun çok küçük yaşlarda cep telefonu ile tablet bilgisayarla, teknoloji ile tanışıyor. Aileler ne kadar istemese de çocuklar teknoloji bağımlısı olma yolunda ilerliyorlar. Bizim programda aynen bir ailenin istemediği halde aileye girmesi gibi. Bizim programımızın bir kısmını tabii ki ben hazırlıyorum. Bir kısmında da benim görüşlerim, benim fikirlerim, benim değinmek istediğim konular, benim dikkatimi çeken mevzular veya benim yorumlamak istediğim şeyler var. Bir kısmında toplum ile beraber şekilleniyor. Yani siz ne isterseniz isteyin, bazen öyle konular oluyor ki, bunu yayınınıza taşımak istemeseniz de yayınınızı işgal ettiğine inansanız da ya da benim yayınımda ne işi var böyle şeylerin desensizde toplumun ihtiyaçlarından dolayı, toplumun arzularından dolayı bir kısmı da insanların istekleri ile şekilleniyor. Doğal olarak benim programımda sadece Cem’in, sadece dinleyicinin, sadece radyonun, sadece Türkiye’nin ihtiyaçları diye bir şey yok, hepsinden biraz biraz var, hepsi yeri zamanına göre programın içinde şekilleniyor. Bende ilk başlarda, tabii biraz programcı egosu ile beraber benim programımda benim konularım olmalı diyordum. Fakat sonradan bu altın karışımı, bu altın kuralı uygulayınca ve keyfini alınca tabii ki bir süzgeçten geçiyor onu söylemeye bile gerek yok, programın doğal olarak kendi kendine oluşmasını yaşayıp tadınca, o tadın ne kadar büyük bir lezzet olduğunu anlayınca da bu çalışma şeklini bırakmadım ve programımda uyguluyorum. Bugün, programın geldiği noktadan ben de çok mutluyum. Çünkü benim kontrolümde doğal bir gelişim var ve ben, o doğal gelişimi mümkün olduğu kadar bozmamaya çalışıyorum. Yani şöyle; hakem fauller ile veya başka bir şey ile oyunu mümkün olduğu kadar durdurmaz ya, hep böyle avantaja bırakır en çok yeğlenen hakem yönetimi odur. Maçı ikide bir durdurmayan, maçın oynanmasına müsaade eden ben de, bunu bir maç gibi, kendimi de bir hakem gibi görüyorum. Bazen faullü ve aşırı pozisyonlar, kartlık pozisyonlar oluyor. Onları da avantaja bırakıp sonradan değerlendirmeye çalışıyorum elimden geldiği kadarıyla.

Erken saatlerde programa başlıyorsunuz. Programınız neşeli ve enerjik geçiyor. Bu enerjinin kaynağı nedir?

Haberim var, sağ olun. Teşekkür ederim. Herkes onun peşinde, herkes o sorunun cevabının peşinde. Emin olun ki, öyle bir şey olsaydı Dr. Mehmet Öz programında vitaminler şunlar bunlar satıyor olurdu. Fakat şimdi ben desemki; “hindibağı yiyorum ya da ebegümeci yiyorum.” Hakikaten somut bir şey olsaydı bu enerjiyi veren, ben o şey neyse onu satar zengin olurdum. Hatta doğrudan satış yapıp kendi programımda satar zengin olurdum. Bu çok klasik bir cevap olacak. Bu mesleği seviyor olmak ve mesleğinin aşığı olmak ile alakalı. Bugün 6 yaşında okula başlıyorsak üniversiteyi bitirene kadar annemiz her sabah kalkar kahvaltımızı hazırlar, çayımızı demler, öper, koklar. Allah zihin açıklığı versin diye okula uğurlar, çocuğu olmadan dışardan bakanlar; “Bu kadındaki sabır dağı, taşı çatlatır kardeşim. Bir sabah geç kalmaz mı her sabah çocuklarının kahvaltısını yaptırıp yolluyor” diye şaşırırlar. Bizimki de duygu olarak böyle bir duygu, karşılıksız bir şey. Çok seviyoruz işimizi. Allah’ın insana vereceği ne olabilir? Yakışıklılık mı, güzellik mi, çok paramı, güç mü, çok güzel bir vücut mu? Bütün bunlar tartışılır. Allah’ın verdiği en büyük şans, insanın çok sevdiği bir işten aynı zamanda hayatını da geçindirecek durumda olmasıdır. O yüzden milyarlarca şükür kendimi çok şanslı hissediyorum. Hem çok sevdiğim işi yapıyorum, hem de çok sevdiğim işten kazandığım para ile hayatımı geçindiriyorum. Bu çok az insana nasip olacak bir şey. Bence programda herkesin merak ettiği “bu adamın enerjisi nasıl bir şey?” sorusunun, cevabının bu olduğunu düşünüyorum.

Radyo ve televizyon dışında Üniversitelerde radyo televizyon konulu söyleşilere katılıyorsunuz? Yakın zaman içerisinde yeni projeleriniz var mı?

Mesleğinizde belirli bir yere geldiğinizde, belirli bir çıtayı aştığınızda, sadece dinleyicilerin değil bu sektöre kişi yetiştiren okulların, kursların veya halk eğitim merkezlerinin, velilerin de dikkatini çekiyor. Mesleğinizde başarılı bir kişi olduğunuzda, ödüller almaya başladığınızda veya mesleğinizde parmakla gösterilir bir hale geldiğinizde, tabii ki birileri de sizi rol model olarak alıyor veya birileri size “bak onun gibi ol, bu mesleği yapacaksan onun gibi yap, Cem gibi ol” demeye başlıyor ve kapınızı çalanlar olmaya başlıyor. Bize de öğret, bizi de bilgilendir, bizi de bu konuda eğit gibi. Bu konuyu göz önüne aldığımızda üniversitelerde, kurslarda, şirketlerde seminerler olarak veya atölye çalışmaları olarak çok fazla işler yaptık. Liseler, üniversiteler davet ediyor aynı zamanda birkaç üniversitede ‘Radyo Programcılığı’ konulu 7 yıl kadar öğretmenlik yaptım, bu işin öğretilmeyeceğine inan biri olarak. Bu iş öğretilemez sadece tecrübe paylaşılır. Olması olmaması gereken şeyler konusunda, bazı tereddütler konusunda öğretiler yapıyorsunuz. İleride yayın yapmayı bıraktığımızda bu enerji hala varsa belki sektöre yetiştirmek adına okulların Radyo Televizyon bölümlerinde bir şeyler yapmak adına olabilir. Şuanda somut bir proje yok. Üniversiteden, ‘bize ders ver’ teklifi gelirse değerlendirebiliriz. Atölye çalışanları geldiği zaman zaten yok demiyoruz, mümkün olduğu kadar tecrübemizden, bilgimizden insanları yararlandırmaya çalışıyoruz. Ama orda bir heves kırıcı durum var o da şu; üniversitede 7 sene ders verdim; ama iletişim bölümünü çok severek, çok isteyerek büyük bir aşk ile yazmış olan öğrencilerin, iletişim bölümünde okurken, çok iletişimci olmaya niyetlerinin olmadığını gördüm ki, bu durum çok üzücü, heves kırıcı. Çok fazla emek veriyorsunuz, ders veriyorsunuz, karşınızda bunu almak isteyen bir ruh yok.

Radyocu olmak kolay mı? Bir radyocu neler yapar, bunun bir bedeli var mı? Türkiye’ye damgasını vurmuş en başarılı radyoculardan biri olarak bu sektöre yeni girmiş veya katılacak olan radyoculara önerileriniz nelerdir?

Radyocu olarak ben ders verdiğim zamanda söylüyorum, röportajlarımda da söylüyorum, bana sorulan her zeminde bunu aynı cümlelerle açıklıyorum. Radyoculuğun, olunabilecek bir şey olduğunu zannetmiyorum. Hayaliniz vardır, mühendis olmak istiyorsunuzdur Mühendislik Fakültesini bitirirsiniz olursunuz. Avukat olmak istersiniz, Hukuk Fakültesini okur Avukat olursunuz. Avukat olursunuz, ama kaliteli aranan bir Avukat olmak o da çok fazla bir enerji gerektiriyor. İletişim bölümünü bitiren herkes radyocu, televizyoncu, oyuncu olamıyor. Çünkü enerji gerektiren bir şey. Şöyle ki; resme kabiliyeti olmayan, eli kalem tutamayan, fırça tutamayan birine istediğiniz yerde eğitim verin! Başarılı olması mümkün mü? Doğuştan bir yeteneği, doğuştan bir medya zekâsı ve medya gözü olmayan birine de 50 sene eğitim verseniz başarılı olamaz. Bence iletişim fakülteleri de özel yetenek sınavı ile öğrenci alıp, yeteneği olan insanların üzerine kat çıkılması lazım. Bunun bu şekilde olması gerektiğini düşünüyorum. Önerim çoğu kişi kendini tanımıyor, kişinin kendisiyle toplantı yapması lazım. Benim öğrencilerimin arasında da vardı. Diyorum ki, ‘Radyo programcısı olmak isteyen var mı ileride?’ Televizyoncu olmak istiyor ; ama alınması gereken dersler arasında radyoculuk dersini de görüyor. Bazısı hakikaten radyocu olmak istiyor. Radyocu olmak isteyene şunu sormak lazım: “İçindeki O kim?” Çoğu kişi kendini tanımıyor Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi bu. Radyocu olmak isteyen var mı? diye soruyorum. ‘Var Hocam’ diyor. Tamam, Radyocu olacaksın ama radyoda ne yapacaksın? Maç mı anlatacaksın, şiir programı mı yapacaksın, kadın programı mı? Yoksa güncel show mu yapacaksın, spor programı mı sunacaksın, teknoloji programı mı? Yapılacak o kadar çok program var ki, hangisini yapacaksın diyorum; “Hangisini yapayım Hocam” diyor. O da bana soruyor. Oğlum, kızım diyorum, sen artık bana soracak hale geldiysen ne yapacağını, yani şu demek; “Ben hepsini dört dörtlük yapabilirim, hangisini yapayım. Hangisinde para daha çoksa, hangisinde avanta daha çoksa, şöhret basamağını yürütecek hız hangisinde daha çoksa, ben onu yapayım noktasındaysan, git kaydını sildir, yıllık 50 bin lira boşuna para verme” diyorum. Çoğu kişi kendini tanımıyor. Ben hangi tür program yaparsam, hangi içerikli program yaparsam mutlu olurum? Mutluluğu da bir kenara bırak, benim sahip olduğum ses tonu, anlatım gücü, Türkçe, sahip olduğum espri yeteneği olsun, hangisi benim bu işi yapmama uygun veya hangi tarz bana uygun? Şiir programı yapmak isteyebilirsiniz; ama şiir okumaya kabiliyetiniz, uygun bir ses tonunuz olamayabilir veya o duyguyu veremezsiniz. Bugün ben öyle insanlar tanıyorum ki inanılmaz duygulu şiirler yazıyorlar, yazanla tanışıyoruz bir yerde, ebelek gübelek bir adam, bu adamdan bu duygu nasıl çıkmış, inanmıyorsun. Bazen de öyle adamlar tanıyorsun, duygu var ses tonu var bir tane bile kendi şiiri yok, hep birilerinin şiirlerini okumuş. Bu işi yapmanın yolu, öncelikle insanın kendisini tanımasından geçiyor. Çünkü insan, sürekli kendinden kaçar. Fakat insanların kendinden kaçmadan kendi ile toplantı yapıp, ne olduğunu, daha da önemlisi ne olmadığını bilmesi gerekiyor. Ne olduğunu öğrendikten sonra onun üzerine program inşa ederse, yeteneklerinin alt sınırını üst sınırını tespit ederse, ona göre bir yol haritası çizerse, başarılı olacağına inanıyorum.

Türkiye’de ki Radyo dinleyici kitlesi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

24 yıldır radyo programı yapıyorum. 24 yıl önce makaralar, kasetler ile başladım, sonra cd çıktı. Dedilerki; “CD çıktı, radyolar ayvayı yedi, insanların radyoya ihtiyacı yok artık.” Sonra Winnap diye bir program çıktı. “Winnap var artık, insanların radyoya ihtiyacı yok, yüklersin 5 bin şarkı çalarsın” dediler ama radyolar bitmedi. Sonra flash disk çıktı, “tamam bu sefer radyo bitti” dediler radyo daha da kuvvetlendi. Oturup mixler yapacağınız inanılmaz programlar çıktı ki, cep telefonundan dahi yapabiliyorsunuz, yine “radyo bitti” dediler. Radyo her bitti denildiğinde daha da kuvvetlenerek gidiyor; çünkü insanlar şunu biliyor; Winnaptı, hard diskti o tür şeylerde hayattan kopuyorsunuz. Winnap’a 1000 şarkı yükleyin, döne döne çalsın; ama dış dünyada o anda ne olduğunu bilmiyorsunuz. Biz radyoda hem insanların sevdiği şarkıyı çalıyoruz, hem üstüne güzel espriler bindiriyoruz, hem bunu güzel bir tonlama ile sunuyoruz, hem de insanlara hayatın içinde olduklarını hissettiriyoruz. Biz hayatın içinde eğlenirken, bir yerde o anda bir patlama olsa veya toplumun bilmesi gereken bir flash haber olursa, hemen klasik yayın akışımıza son vererek onu da işin içine katıyoruz. Dolayısıyla insanlar radyo dinlerken hem eğleniyor, müzik dinliyor ve güzel vakit geçiriyorlar, hem de biliyorlar ki; onlar adına hayatı takip eden bir sistem var ve bir şey olduğu zaman biz onları uyaracağız. Dışarda bombalar patlamış, deprem olmuş, yer gök inlemiş sen Winnap’ı açtın 1000 tane şarkı laylaylom laylaylom dönüyor. Eee nasıl olacak? İnsanlar özellikle sabah programında, Gazoz Ağacı’nda bunu yaşamak istemiyorlar. Her sabah işe giderken eğlenmek istiyorlar, biryandan bilmem gereken bir şey olursa Cem bana söyler ya da nasıl olsa radyom bana söyler diyor. Doğal olarak radyodan kopmuyorlar.

Radyodaki esprili, samimi tavırlarınız ve inceden inceden göndermeleriniz seviliyor.

Özel hayatınızda bu karakteriniz baskın mı?

Böyle değilim. Yayındaki gibi değilim, özel hayatımda küfür de ediyorum. Bizim programın insanlar tarafından sevilmesinin ve Cem olsun, Ceyhun olsun, Adem olsun, biz sadece radyo adlı cihazın içindeki kişi değil, adamın yanında oturan kişiyiz de. Otomobil kullanırken beni dinliyorsa ben onun radyosunda değilim, yan koltuğunda oturan bir adamım. Doğal olarak burada şu çok önemli; ben günlük hayatımda nasıl bir insansam radyo programında da o insanım. Tabiiki bir yayın terbiyesinden, yayın heyecanından, bir yayında olduğumuzun bilinciyle de davranıyoruz; ama %70-80 yayın dışındaki hayatım ile yayındaki hayatım aynıdır. Bazı hassasiyetlere, konuşmalara biraz daha dikkat ediyoruz. Yayında olduğumuz için ayağımızı denk alıyoruz. Arkadaşlarla dış dünyada bir şeyler konuştuğumuzda, “tamam ya, yayında değiliz artık, kendine gel” derler. Arkasında durduğumuz şeyleri konuşuyoruz, konuştuğumuz şeylerin arkasında duruyoruz.

Radyo, televizyon ve teknoloji artık iç içe bir arada. Bu konu hakkında neler

düşünüyorsunuz?

Teknoloji geliştikçe radyo batıyor, teknoloji geliştikçe radyo geri gidiyor gibi söylemler, yalan yok 15 sene önce bizi de korkutuyordu hakikatten olabilir mi öyle bir şey diye. Günümüzde belki bildiğimiz bilmediğimiz şeyler de çıkacak. Teknolojiden korkmamıza gerek yok. Çünkü biz teknolojiye radyoda can veriyoruz. Yazılım ile uğraşanlar, teknoloji ile uğraşanlar, mühendisler, teknoloji başlığının altındaki herkes bir şeyler yapıyor; ama ona ruh katan biziz. Mesela siz çay servisi yapan robot yapıyorsunuz; ama perde arkasında o çayı dağıtma melekesini robota kazandırmak için milyonlarca yazılım, milyonlarca devre var. Fakat robotun verdiği çayın demi iyi değilse, kokusu iyi değilse bir çuval teknoloji çöpe gidiyor. Finalde, verdiği çayın lezzetli bir çay olması lazım ki insanlar robotun elinden çay içtik desin. Teknolojiye ruh katmak çok önemli. Sokaktaki insan, ruh katılmış teknolojiyi hayatına çok çabuk kabul edebiliyor diye düşünüyorum.

Konya’da AKINSOFT tarafından açılan Dünyanın İlk İnsansı Robot Fabrikası

AKINROBOTICS hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Sizden de aldığım bilgiye göre Dünya’da kurulan ilk insansı robot fabrikası. Bazı psikopat insanlar var bunu söylüyorsun, adam deli gibi bütün hayatını buna adıyor. Hayır diyor, “ilk olamaz var” diyor. Japonya’da vardı, bilmem nerede vardı. Dünyanın 200 tane ülkesinin konsolosluklarını araştıracak utanmasa. İlk olmanızdan dolayı sizi tebrik ederim ayrı konu. Ama ilk ya da son olmaktan ziyade ne kadar başarılı, ne kadar ihtiyacı karşılayan, ne kadar ülkenin ihtiyaçlarını almış ve o ihtiyaçlara cevap veren üretimler yaptığınız önemli. Bunlar sağlanıyorsa bence bu insanlar başarılıdır demektir. Siz bu konuda ilk ya da tek olabilirsiniz. Tanınmadıktan sonra, ülkeye yararı olmadıktan sonra ne önemi varki? Mesela yıllık üretimimizin tamamını Norveç alıyor, şimdi ne anladım ki be bu işten? Kayseri’de, Adana’da, Edirne’de, Kars’ta, Diyarbakır’da, Antalya’da fabrikalarınız var, üretiminizin tamamını Avrupa alıyor, Amerika alıyor ya da işte Uzak Doğu alıyor, biz de görmüyoruz. Bizim toprağımızda üretiliyor; ama bizler görmüyoruz duymuyoruz. Ben hayatımda doğruyu, yanlışı değil; gerçeği tartışıyorum. Doğru da beni ilgilendirmiyor yanlışta. Doğrunun ne olduğu, yanlışın ne olduğu yoruma açık bir konu. Benim doğrum senin yanlışın, benim yanlışım senin doğrun. Akıllı evlatlarımızı, üretken evlatlarımızı elin oğlu değerlendiriyor, bizim tarafımızdan değerlendirilemiyor diye beyin göçü tartışılıyor. Sizin gibi benzeri firmaların tamamı, yerli yazılım ile tamamen Türkiye’nin ihtiyacına yönelik, yerli figürler ile olması gerekli. ADA robotunuza bakıyorum bizden biri gibi. Az önce sitenizde gördüm bir tarlada sürüm yapan veya tarlanın ihtiyacı ile alakalı işler yapan çiftçi robotunuz da var. Yarın öbür gün tohum eken veya ATATÜRK’ümüz gibi kargaları kovalayan, tarlada ürüne zarar veren etkenleri engelleyen bir robot geliştirebilirsiniz. 24 saat bir insan nöbet tutamaz. Siz öyle bir yazılım ile robot geliştirirsiniz ki iki tane tarlaya koyduğunuzda belki ürüne zarar verici unsurları tarlaya yaklaştırmayacaktır. Bu konuda AKINROBOTICS’e teşekkür ediyorum. Bu gerçekten önemli bir konu. Türkiye’nin hiçbir teknolojik gelişmede olmaması gibi bu konuda da geri kalmaması gerekiyor. Kendi kaynaklarımızla, kendi insanımızla, kendi kültürümüzle, kendi inançlarımızı ön plana aldığı bir anlayışla bu işi yapıyor olması çok takdir edilecek bir şey. Sizlere başarılar diliyorum.

AKINROBOTICS tarafından son üretilen ADA GH5’i hayatınızda görmek ister misiniz?

Şöyle düşünüyorum. Bazı konular var, bizim aslında ülke olarak yaptığımız yanlışlardan bir tanesi. Problemleri yok etme gibi hedefler koyuyoruz. Bugün Amerika’yı Amerika yapan şey bu. Amerika’da da hırsız var, katil var, dolandırıcı var, kötü insan var; ama Amerika, bunları sıfırlamak yerine, bunları yönetiyor, mücadele etmeyi sağlıyor. Teknolojiyi bazı insanlar düşman gibi görüyor, bazı insanlar dost gibi gibi görüyor. Bence teknolojiyi dost ya da düşman gibi görmeyi bir kenara bırakıp, ihtiyacımızın neresinde teknoloji hayatımıza girmeli, ne derece girmeli, ne derece hayatımızı kolaylaştırmalı konuları irdelenmeli. Böyle herkesin bilinçaltında Hollywood filmlerinden dolayı, “robotlar gelecek işçiler kovulacak, robotlar gelecek insana artık ihtiyaç kalmayacak, yapay zekâ dünyayı ele geçirecek” algısı var. Arkadaş sen müsaade edersen yapay zekâ da seni ele geçirir. Burada değerli olan biziz. Yaradılıştan itibaren beyin verilen, düşünme yetisi verilen, bütün bunları halledebilecek zekâ verilen, üstün olan biziz. İnsanlar olarak, üstün canlı özellikleri olan ve robotları bu hale getiren yine biziz. Bazı insanlar teknolojiyi reddediyor, yok sayıyor. Ben kararında bir teknolojinin, insan hayatını son derece kolaylaştırdığını düşünüyorum. Bu konuda en güzel örneğin Japonya olduğunu düşünüyorum. Bir Japon’da elektronikle, icatla veya dünyanın ihtiyacı olan teknoloji üretmekle gününü geçiriyor; ama akşam olup eve gittiğinde kimonosunu giyiyor, yer sofrasına oturuyor, çubuklarla pirinç pilavını suşisini yiyor. Özünü de unutmuyor, kültürünü de unutmuyor ama teknolojiyi de unutmuyor. Bir Japon’un evini hayatını düşünün. On bin yıllık yüz bin yıllık gelenekle günümüzün son teknolojisi aynı bina içinde. Aynı Japon vatandaşı evinde geleneksel kültürünü yaşıyor; ama fabrikaya gidip kaç çekirdekli bilgisayarları yapıp onu da hallediyor doğal olarak. Bana kalırsa Teknoloji yok edilmesi, düşman olunması gereken veya “aman abi biz hiç kılımızı kıpırdatmayalım” denilecek bir olgu değil. Aksine tamamen yönetilmesi ve ihtiyacı kadar hayatımıza sokulması gerekir. Teknoloji doğru kullanıldığında çok güzel.

Son olarak INOVAX okurlarına neler söylemek istersiniz?

INOVAX ve teknoloji dergileri için söyleyeceğim şu; Teknoloji ışık hızı ile ilerliyor. Siz bir bilgisayar veya cep telefonu alıyorsunuz. Arabanıza binip, mağazadan eve geliyorsunuz. Siz trafikte sıkıştığınızda veya siz daha eve varmadan, aldığınız şeyin yeni modeli çıkıyor. Teknoloji bu kadar hızlı ilerliyor; yazılımlar, aplikasyonlar çok hızlı ilerliyor. Doğal olarak bizim radyoda yaptığımız gibi ne kadar iyi bir müzik dinleyicisi olursanız olun, bizler kadar piyasayı takip edemezsiniz. Çünkü bizler, piyasanın en içindeyiz. Sizin çok önemli bir göreviniz var. Teknolojiyi takip ediyorsunuz süzüyorsunuz. “Türk insanının bunlardan hangisine ihtiyacı var, hangisinden hoşlanır veya hoşlanmayacak olsa bile bunlardan hangisini istemese de bilmek zorunda” diye bu soruların cevaplarını verebiliyorsunuz. Binlerce, milyonlarca teknolojik gelişmenin arasından bizim insanımıza uygun olanları seçip, INOVAX derginizde bize sunuyorsunuz. Bunları bilmen lazım, bil ki böyle bir gelişme oldu, böyle bir yazılım oldu, bil ki senin hayatını kolaylaştıracak gibi. Doğal olarak da, teknoloji dergilerini her insanın takip etmesi lazım. Günlük hayatımızda çok zorlandığımızda, “yok mu bunun bir çaresi” diye hayıflandığımız bir konuda, belki çaresini teknoloji bulmuş ama insanlar teknoloji dergisini takip etmediği için o özlediği çareye kavuşamıyor. Sizlerin çalışmaları çok değerli ve kıymetli. Sizler bizim adımıza teknolojiyi süzüp, hani çöpsüz üzüm adeta meyve salatası olur sana sadece yemek kalır ya, siz de kabuğunu soyuyorsunuz, dilimini yapıyorsunuz, süs katıyorsunuz ve bize teknoloji tabağı hazırlıyorsunuz. Bize alıp tüketmek kalıyor sadece. O yüzden çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here