Biyografi AKINSOFT 08 Şubat 2021 (0) (166)

“DNA’nın Karanlık Leydisi” Rosalind FRANKLIN

DNA, RNA, virüs, kömür ve grafitin yapılarının anlaşılmasında büyük katkıları bulunan İngiliz biyofizikçi, kimyager ve kristallografçı Rosalind Franklin’in kömür ve virüslerle ilgili çalışmaları hayatı boyunca takdir edilmesine rağmen, DNA yapısının keşfine yaptığı katkılar büyük oranda ölümünden sonra fark edildi. Bilim dünyasının en büyük tartışmalarından birinin merkezinde yer alan Rosalind Franklin kısa yaşamına önemli başarılar sığdırdı.

25 Temmuz 1920’de Londra’da dünyaya gelen Rosalind Franklin İngiltere’de, kimya ve fizik dersleri veren kız okullarından St. Paul Kız Okulu’nda eğitim aldı. Küçük yaşlarından itibaren bilim insanı olmak isteyen Rosalind 1938 yılında girdiği Cambridge Newnham Koleji’nden fiziksel kimya üzerine eğitim alarak 1941 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından 1942-1946 yılları arasında İngiliz Kömür Değerlendirme Araştırma Birliği’nde (British Coal Utilization Research Association) çalışan Franklin, kömürün gözenekli yapısı ve soğurma özellikleri üzerine yaptığı çalışma ile 1945 yılında Cambridge Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 1947-1950 yılları arasında Paris Devlet Kimya Hizmetleri Merkez Laboratuvarında (Laboratoire Central des Services Chimiques de l’Etat) X ışınları kristalografi yöntemi üzerinde çalışan Franklin bu konuda uzmanlaşarak yöntemi, kömürün grafite dönüştükten sonraki halinde atomların dizilişini belirlemede kullandı.

1951 yılında, İngiltere’ye dönen Franklin King’s College bünyesinde bulunan biyofizik laboratuvarında John Randall’ın ekibinde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Randall, kendisinden DNA yapısı üzerinde çalışmasını istedi ve Franklin burada daha sonra adını tüm dünyaya duyuracak buluşa imza atmasını sağlayacak çalışmalarına başladı. X ışınları kristalografisi konusunda uzman olan Franklin, burada meslektaşı Maurice Wilkins ile tanıştı. Wilkins de Franklin gibi DNA molekülünün X ışını kristalografisi üzerine çalışmaktaydı. Bu durum dönemin İngiltere’sine hakim olan kadın erkek ayrımcılığının da etkisiyle gitgide Wilkins ile aralarının açılmasına neden olmaktaydı. Franklin sürekli Wilkins ile sorunlar yaşıyordu ki bu durum ilerde başka olayların yaşanmasına sebep olacaktı.

Farklı araştırma gruplarında olan Rosalind Franklin ve Maurice Wilkins DNA üzerine olan çalışmalarını devam ettirdi. Bu çalışmalar sonucunda DNA’nın A ve B olmak üzere iki formu olduğu keşfedildi. Bu keşif, DNA’nın yapısının anlaşılması için son derece önemli bir adımdı. Bu çalışmalar süresince Franklin’in X-ray yöntemiyle çektiği DNA fotoğraflarıyla molekülün gizeminin çözülmesine yaklaşılıyordu. O dönem J.D. Bernal bu fotoğraflara dair “herhangi bir maddenin şimdiye kadar çekilmiş en güzel X-ray fotoğrafları” ifadesinde bulunmuştur.

King’s College’da çalışmalarını sürdürürken Franklin ile aynı tarihlerde, James Watson ve Francis Crick de Cambridge Üniversitesi’nde DNA’nın teorik modeli üzerine çalışmalar yürütüyorlardı. Protein yapıları üzerine çalışmalar yürüten ABD Caltech Üniversitesi’nden Linus Pauling ise, protein çeşitlerinin sarmal yapıda olduklarını kanıtlayan çalışmalar yapmıştı. DNA molekülü üzerine çalışmalarını sürdüren Pauling, 1953 yılında DNA’nın üçlü sarmal bir yapıda, temel bazların ise dışarda durduğu bir DNA modeli önerdi fakat bu model doğru bir model değildi. DNA yapısı üzerine yaptığı çalışmalarda elde ettiği bilgiler ışığında üç makale yazmaya başlayan Franklin’in bu makalelerinden ikisi, Crick ve Watson’ın modellerini tamamlamalarından bir gün önce 6 Mart 1953 tarihinde Acta Crystallographica dergisinde yayınlandı.

James Watson 1953 yılının ocak ayında, fikir alışverişinde bulunmak amacıyla Franklin’in yanına geldi. Franklin ile yaşadıkları tartışmadan sonra Wilkins, yanına gelen Watson’a Franklin’in izni olmadan Franklin’in çekmiş olduğu en önemli DNA fotoğraflarından biri olan “51. fotoğraf” isimli numuneyi gösterdi. İkili Sarmal kitabında fotoğrafı gördüğü anı “ağzım açık kaldı ve kalbim hızlı atmaya başladı” şeklinde ifade eden Watson, beklediğinden de fazla bilgi alarak Cambridge’e geri döndü. 7 Mart 1953 tarihinde DNA modelleri üzerine çalışmalarını tamamlayan Watson ve Crick Nisan ayı içerisinde bu çalışmalarını kamuoyu ile paylaştılar. Watson ve Crick yayınladıkları makalelerine “Franklin ve Wilkins’in yayınlanmayan katkılarından gelen genel bilginin teşvikiyle” ifadesini dipnot olarak kullandılar.

1953 yılı mart ayında King’s College bünyesinden ayrılan Franklin, ünlü bir kristolograf olan J. D. Bernal ile Birckbeck College’da çalışmaya başladı. Burada kendi araştırma grubunu kurarak RNA’nın yapısı ve tütün mozaik virüsü üzerine çalışmalarını sürdüren Franklin, bu alanda da başarı göstererek birçok makale yayınladı. 1956 yılında yumurtalık kanseri olduğunu öğrenen Franklin, tedavi gördüğü süreçte bile çalışmalarını devam ettirdi. Hastalığının nedeninin uzun süre X-ray ışınlarına maruz kalmasından kaynaklandığı düşünülen fakat kesin bir tanı koyulamayan Franklin, 16 Nisan 1958’de Londra’da hayata veda etti. Genç yaşta yaşamını yitiren Franklin, daha sonra yapılacak DNA’nın yapısının keşfinin kime ait olduğu hakkındaki tartışmalardan habersizdi.

1962 yılında, Franklin’in ölümünün üzerinden 4 yıl geçmesinin ardından Watson ve Crick, DNA’nın yapısını keşfetmeleri sebebiyle Nobel Fizyoloji ve Tıp ödülünü aldı. Nobel ödüllerinin kural gereği yaşayan kişilere verilmesinden dolayı Franklin’in ödülde ismi geçmedi. Wilkins ise DNA kırınım çalışmalarını başlattığı için bu ödüle dahil edilmedi. Watson ve Crick Nobel ödül töreninde yaptıkları konuşmada Franklin’in adından bahsetmedi. Wilkins ise daha sonra Franklin’e katkılarından dolayı teşekkür etti.

Watson’un İkili Sarmal isimli kitabında Franklin hakkında kullandığı ifadelerin DNA’nın yapısını keşfeden isim konusunda yapılan tartışmaların belki de en önemli sebebini oluşturduğu değerlendiriliyor. Watson kitabında Franklin’i anlaşılması güç, sürekli problem yaratan ve kendi yaptığı çalışmalardan elde ettiği sonuçları bile yorumlayamayan biri olarak tanımlıyor. Watson’ın bu ifadelerine en büyük eleştiriler Franklin için yazılan biyografilerle dile getirildi. Bunlardan en önemlileri 1975 yılında Franklin’in yakın arkadaşı Anne Sayre tarafından yazılan Rosalind Franklin ve DNA isimli biyografi, diğeri ise 2002 yılında Brenda Maddox tarafından kaleme alınan DNA’nın Karanlık Leydisi isimli biyografilerdir.


Benzer Yazılar