Biyografi AKINSOFT 06 Eylül 2021 (0) (35)

Kırımlı Aziz Bey kimdir?

Türkler’ in Kızılhaç’a karşılık olarak beyaz üzerine kırmızı yarım aylı bayrak kullanmalarını benimseten Kırımlı Aziz Bey, Tıp Bilim İnsanı, Osmanlı Hekimi, Türk Kızılay ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye kurucusudur.

Tıp dilini Türkçeleştiren Kızılay’ın kurucu dehası Dr. Kırımlı Aziz Bey kimdir?

Dr. Kırımlı Aziz Bey, Tanzimat’ın ilanından bir yıl sonra 1840’ta İstanbul’da doğar. Öğretimin Fransızca yapıldığı Askeri Tıbbiye’den 1866 yılından mezun olur. Aynı yıl, Türkçe öğretim verecek Sivil Tıbbiyenin kuruluşuna izin veren irade yayımlanır. Bu genç doktor, tıp dilini Türkçeleştirmeye yönelik çalışmalara katılacak, yoğun bir çeviri faaliyetine girişecektir.

11 Haziran 1878 tarihinde henüz 38 yaşındayken veremden yaşamını yitirene kadar geçen 12 yıllık meslek hayatı boyunca sürekli üretir ve mücadele eder. Askeri Tıbbiye’de İç Hastalıkları dersleri vermenin yanı sıra, Sivil Tıbbiyenin ilk müdürü, Fizik, Kimya ve İç Hastalıkları derslerinin hocasıdır. Kurucuları arasında bulunduğu Cemiyet-i Tıbbiye-yi Osmaniye’nin üç dönem başkanlığını yapar. Dr. Macarlı Abdullah Bey (Karl Eduard Hammerschmidt) ile birlikte Kızılay’ın kurucuları arasındadır ve bu örgütün simgesi olan kırmızı ay, onun çabaları sonucu benimsenmiştir.

Dr. Aziz, kimya tarihimizde kimyasal sembolleri Arap alfabesinin harfleri ile gösteren akımı başlatan kişi olarak tanınır. Diğer taraftan, Kimya-yı tıbbi (2 cilt, 1868, 1871) adlı eserinin başına 70 sayfalık Orta Çağ İslâm, Avrupa ve Osmanlı dönemi kimya tarihi ile ilgili bir metin eklemiş olmasından dolayı ilk Türk kimya tarihçisi olarak bilinir. Bu çalışmalarından dolayı ve aşağıda görüleceği gibi bir anorganik kimya kitabı yayımlamış olduğu için, onu doktor-kimyager olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Tıp tarihçileri ise, daha ziyade onun Türkiye’de tıp öğretimini Türkçeleştirme çalışmalarını vurgulamışlardır.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü Henry Dunant tarafından 1864’te kuruldu ve daha sonra Paris, Berlin, Viyana gibi Avrupa’nın büyük merkezlerinde yaygınlaşmaya başladı. İstanbul ’da yayınlanan 11 Eylül 1864 tarihli Ruzname-i Ceride-i Havadis Gazetesi Cenevre Sözleşmesinin tam metnini yayınladı. Sözleşme; konferansa katılmayan devletlere, isterlerse bir yıl içinde imza koyma hakkı tanıyordu. Osmanlı Devleti ise başlangıçta konferansa katılmamakla beraber 5 Temmuz 1865’te Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamıştı.

1865 yılında Paris’te açılan Sağlık Sergisi ile birlikte Uluslararası Kızılhaç Konferansı da toplandı. Bu konferansa ülkemizi temsilen Mekteb-i Tıbbiye (Tıp Fakültesi) öğretim üyelerinden Dr. Abdullah Bey katılmıştı. Abdullah Bey konferansta, Cenevre Sözleşmesi’nin Osmanlı Devleti’nde de hayata geçirilmesi için çalışacağına söz verdi. Abdullah Bey, Paris’ten dönünce Kızılhaç türü bir örgütün kurulması için gerekli girişimleri başlattı ise de başvurduğu makamlardan gerekli kolaylığı göremedi. Fakat zorluklar kendisini yıldırmadı. Bu arada Uluslararası Kızılhaç Örgütü de İstanbul’da benzeri bir yardım kuruluşunun teşekkül etmesi için çaba sarf ediyordu. Kuruluşun başkanı Kont Serurier, Abdullah Bey’e açık bir mektup göndererek konunun önemini anlatmaya çalışmıştır.

Abdullah Bey sabırlı, inançlı ve ısrarlı çalışmalar sonunda Osmanlı toplumunda da Cenevre Sözleşmesi’ni esas alan bir örgütün gereğini ve önemini dönemin bazı ileri gelenlerine anlatmayı ve onların onayını almayı başardı.

Abdullah Bey, Tabibler Cemiyeti’nde bu hareketin anlam ve önemini uzun uzun açıkladıktan sonra tabiblerin en önemli görevlerinin insan sağlığını korumak olduğunu vurgulayarak, cephedeki yaralı askerlerin tedavi edilerek yaşama kavuşturulmasının hekimler için bir insanlık borcu olduğunu söyledi. Osmanlı tabiplerinin büyük çoğunluğu Abdullah Bey’in fikirlerini onayladılar. Daha sonra Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa, Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko Paşa ve Dr. Kırımlı Aziz Bey’in yardımları ile toplam 66 üyeden oluşan “Mecruhin ve Mardayı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” adı ile Kızılay’ın ilk çekirdeğini oluşturan bir örgüt kurmayı başardı.

Kızılhaç’ın Osmanlı Devletince benimsenmesini engelleyen faktörlerden biri de amblemiydi. Kızılhaç ambleminin din ve mezhep farklılıkları üstünde olduğunun defalarca duyurulmuş olmasına rağmen, yine de Hristiyanlığı çağrıştırdığından Müslümanlar arasında itici rol oynadığı belirlenmişti. İşte bu konuda yazılarıyla mücadele eden ve sonunda Türkler’in Kızılhaç karşılığı olarak beyaz üzerine kırmızı yarım aylı bayrak kullanmalarını benimseten Kırımlı Aziz Bey olmuştur.

21 Temmuz 1876 günkü toplantıda yeni kurulmuş olan dernek, Dr. Peştemalcıyan’ın önerisi üzerine diğer Kızılhaç cemiyetleriyle iş birliğine başlamıştır. Öte yandan, seçilen işaretin bütün devletlerce tanınması için Cenevre’deki Uluslararası Kızılhaç Komitesine başvurulmuştur. O sıralar Osmanlı İmparatorluğunun savaş halinde bulunduğu Rusya başta olmak üzere devletlerin çoğu Sa-lib-i Ahmer’e uyumlu çalışmak ve davranışlar ile haklar açısından amblemlerin birbirinden ayırt edilmemeleri kaydıyla yeni amblemi onaylamışlardır.

Kızılay’ın kuruluşunda büyük hizmetleri olan Aziz Bey, Kırım Bahçesaraylı Saraç İdris Efendi’nin oğlu olup, 1840 yılında İstanbul’da doğdu. Tıbbiye-i Şahane’yi 1865 de kolağası rütbesiyle bitirdi. Aynı okulda iç hastalıkları üzerinde çalışmaya başladı. O yıl açılan sivil tıbbiyeye müdür olarak atandı. Burada umumi emraz, tıbbi kimya, hikmeti tabiiye ve dahili emraz derslerini okuttu. Cemiyeti Tıbbiye-i Osmaniye’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. İyi bir doktor olduğu kadar aynı zamanda çok iyi bir edebiyatçı idi. Mecmuai Fünun’da tıp kimyası ve genel hastalıklar üzerine bilgilendirici yazılar yazdı.

Aziz İdris Bey’in yazdığı kitaplar, tıp okullarında uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuştur. Yabancı dillerden alınan teknik terimleri Türkçe’nin fonetiğine uygun olarak yazan Aziz Bey’in anlatımı da oldukça sadedir.

Osmanlı Devleti’nde modern tıp fakültesinin 1827’de açılmasına rağmen doktor sayısı ülke ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Bu nedenle yabancı ülkelerden deneyimli doktorlar getirilmekte idi. Dönemin padişahı II. Mahmut Galatasarayı’ndaki Tıbbiye’nin açılışında verdiği nutukta; yabancı dille eğitimin amacını “Sizlere Fransızca okutulmasındaki amacım tıp bilimini öğretip yavaş yavaş kendi dilimize almaktır” diye açıklamıştı. Ancak tıp dilinin öğrenilip kendi dilimize alınması çok da kolay olmadı. Fransızca tıp eğitimi, giderek büyük ölçüde azınlıkların yararlandığı bir hak olmaya başladı. Bu durumda yurt dışından getirilen yabancı dildeki yayınlara, özellikle de Fransızca yayınlara önem veriliyor, Türkçe Tıp veya ders kitabı basılmıyordu.

Aziz Bey’e göre Türk çocuklarının tıbbiyeye ilgi duymamasının sebebi fakültedeki öğretim dilinin Fransızca olması idi. Bu nedenle okuldaki öğretim dilinin Türkçeleştirilmeliydi ve bunun için büyük çaba sarf etti.

Arkadaşlarından Mehmet Nuri Bey ve Dr. İbrahim Vahit Bey ile birlikte Fransızca ders kitaplarından Hijyen (Koruyucu Hekimlik) ve İç Hastalıkları ile ilgili kitapları Türkçe’ye tercüme ettiler ve tıb- biyedeki öğretim dilinin Türkçe yapılmasını gündeme getirdiler. Hekimler arasında değişik iki görüş grup vardı. Genellikle Rum ve Ermeni hekimler tıp dilinin Türkçe olamayacağını savunurken;

Namık Kemal ve arkadaşları karşı tezi savunuyorlardı. Tıp dilinin Fransızcadan Türkçeye çevrilmesi o tarihte söylenmesi bile çok zor hatta imkânsız bir düşünce idi. Çünkü bu fikir gündeme gelince çok kuvvetli bir karşı görüş ortaya çıkıyordu. Bu görüş; “Türkçe tıp eğitimi yapılamaz” şeklindeydi. Bu fikri savunan büyük çoğunluk, “Türkçe’nin tıp dili olarak yetersiz olup ancak çarşı pazarda konuşulacak bir dil” olduğunu savunuyorlardı. Bunu ısrarla söyleyen Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocaları idi. Hepsi yüksek dereceli askeri hekimlerdi. Bu kişiler dolgun maaşlar alıyor, sarayda ve devletin üst kademelerinde görev yapıyor ve bu düzenin değişmesini istemiyorlardı. İstanbul’daki aydın ve gazetecileri de etkileri altına almışlardı.

Mücadele böyle bir ortamda başladı. Kırımlı Aziz Bey in Türkçeyi savunması çok etkiliydi. Arkadaşlarıyla Eyüp Sultan’da Beşir Ağa Medresesi’nde Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’yi kurarak (1862) tıp derslerinin Türkçe yapılabileceğini ispat ettiler. Cemiyetin amacı Tıp kitaplarını Türkçeye çevirmek, halkın yararı için tıbbi konuları Türkçe olarak yazmak, düşünce alışverişinde bulunmak üzere bir bilimsel dergi çıkarmaktı.

Nihayet 1866’da Tıp Fakültesinde öğretim dili Türkçe oldu. Bu cemiyetin tıp öğretiminin Türkçeleşmesinde ve Tıbbiye-i Mülkiye’nin Türkçe öğretime çevrilmesinde büyük hizmetleri geçmiştir. Türkçe öğretimin kazandığı başarı dolayısıyla Askeri Tıbbiye’de de Fransızca verilen dersler, 1871’de Türkçeye çevrilmiştir. O zamanki gazetelerde “Türkçe ile tıp okutulamaz” diye yazanları kuvvetli cevapları ve eserleriyle susturan Aziz Bey olmuştur.Aziz Bey, açılışında öncülük yaptığı ve 1867’de öğretime başlayan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’nin ilk müdürü olmuş ve bu görevini ölünceye kadar sürdürmüştür. Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’de emrâz-ı umûmiye (genel hastalıklar), emrâz-ı dahiliye (iç hastalıkları), hikmet-i tabiîye (fizik) ve kimya-yı tıbbî (genel ve organik kimya) derslerini okutmuştur.

Aziz Bey, o yıllarda Fransızca yazılmış büyük bir eseri (Diction- naire de Medecine, par P.H. Nysten) Lügat-1 Tıbbiye adıyla Türkçe’ye çevirdi. Bu eser, o günün koşullarında yazılmış en büyük tıp sözlüğü idi. Bununla büyük ün kazandı (1873). 648 sahife olan bu sözlük, tıp terimleri kadar temel bilimlere ilişkin terimleri de içermekteydi.

Münif Paşa’nın çıkarmış olduğu Ceride-i Finun Gazetesi’nde birçok tıbbi makale ve Türkçe eğitimin önemine ilişkin yazılar yazdı. Bu arada VVurtz’un önemli eserlerinden Patalogie Generale (Genel Patoloji) adlı eseri Türkçeleştirirken Tıbbi Kimya isimli önemli bir meslekî eser hazırladı.

Avrupa’da özellikle 19. yüzyılda yazılmış olan bilimsel kitaplar özel konularına girmeden önce yönteme ilişkin genel bir giriş içerirlerdi. Burada o bilim dalının genel kapsamı, diğer bilimlerle ilişkisi, yöntemi ve genel yasaları gibi konularda bilgi verilirdi. Ancak bu tür kitaplar Türkçeye çevrilirken çoğu kez bu genel girişler gereksiz görülerek atlanmış ve doğrudan özel bilgilerin aktarılmasına geçilmiştir. Derleme kitaplarda da aynı yol izlenmiştir. îşte Kırımlı Aziz Bey bu durumun önemli istisnalarından biridir. Aziz Bey 1868’de yayınladığı Kimya-yı Tıbbî adlı kitabının başındaki uzun giriş bölümünün 69 sayfasını kimya tarihine ayırmıştır.

Kırımlı Aziz Bey yazdığı bu Kimya-yı Tıbbî (Tıbbî Kimya) adlı kitabının en ilginç yönlerinden birisi, giriş bölümünde kimya tarihine ilişkin bu şekilde ayrıntılı bilgilerin verilmiş olmasıdır. Kırımlı Aziz Bey, kimya sembollerinin Latin harfleri yerine Osmanlı harfleriyle gösterilmesini önermiş ve eserinde bütün denklemleri bu harflerle yazmıştır.

Kimya-yı Tıbbî aslen bir inorganik kimya kitabıdır ve iki ciltten meydana gelmiştir. Birinci cildinde kimyanın temel kavramları tanıtılmış, deneylerde kullanılan aletler betimlenmiş ve ametaller kimyası anlatılmıştır. İkinci cildinde ise metaller kimyası işlenmiştir. Ayrıca eserde inorganik maddelerin tıbbî uygulamalarına da kısaca değinilmiştir.

Aziz Bey’in Bilimsel Yönü

Aziz Bey, Tıbbiye’de yetişen bir Türk ilim adamı olarak dikkate şâyân önemli bir ilmi simâdır. Tamamiyle Türkiye’nin o günkü imkânları içerisinde yetişmiştir ve Tıp tarihimizde olduğu kadar Türk Kimya Tarihi’nde de önemli yeri vardır. Kırımlı Aziz Bey Avrupa’daki bilimsel gelişmeleri çok yakından izleyerek ülkemiz insanlarına aktardığı gibi bilimsel yöntem uygulamasını ve bilimin bütünlüğünü de kavramış bir kişidir. Askerî tıbbiye’de iç hastalıkları hocası olan Aziz Bey, yeni kurulan sivil tıbbiye’de de kimya ve fizik derslerini okutmuştur.

Aziz Bey’in en büyük hizmeti Kızılay’ın kuruluşunda olmuştur. Arkadaşları ile birlikte Hilali Ahmer’in tesisi sırasında Dr. Abdullah Bey’in yanında yer almış, zorlukları aşmasına yardımcı olmuş ve haç yerine bayrağımızdaki hilâli amblem olarak kabul ettirmiştir. Kızılay’ın ülkemizde kurulması ve hizmete geçmesinde büyük yararlar gösteren Kırımlı Aziz Bey’e Türk Kızılaycıları minnettardır.

Kırımlı Aziz Bey 1878 yılında, daha 38 yaşında iken oldukça genç ve verimli çağında akciğer vereminden vefat etmiştir. Gerek bilim hayatımızda ve gerekse sosyal yardımlaşma alanlarında öncülük yapmış bu çok yönlü kişi, öldükten sonra Edirnekapı dışındaki mezarlıkta toprağa verilmişse de bu bölgede yeni yollar yapılırken kabri kaybolmuştur. Yerine 2012 yılında Eyüp ilçesi Defterdar Camii avlusunda Kızılay tarafından sembolik bir anıt mezar yapılmıştır.

Benzer Yazılar